Mikrofon başında 27 yıllık serüven: Cem Arslan
NE SAĞCI NE SOLCU RADYOCU!

Okuyucularımız sizleri yakından tanımak ister radyo harici Cem Arslan kimdir?
Öncelikle Golden Palm okurlarına selamlar, sevgiler. Yaptığımız işte bir adam bir odaya giriyor; önünde mikrofon, kulağında kulaklık bütün dağarcığını herkesle paylaşıyor. Bir yandan milyonlarla paylaşım yaparken diğer yandan odada tek… Orada, mikrofonun arkasındayken yayında olmadığı zamanlarda ne oluyor? Meslektaşlarım ve sektör adına en çok merak edilen konudur. Kendi adıma konuşursam çok merak edilen bir şeyim yok. Yayıncılık anlayışı olarak hasbelkader bir başarımız varsa ve 27 yıldır radyo piyasasında insanlar bizi seviyorsa… Yayında günlük hayatımı çok paylaşıyorum. Eşimin hamile olduğundan doğurmak üzere olduğuna, radyoya gelirken başıma gelenlere kadar günlük hayatımda ne varsa insanlarla paylaşıyorum. Sorunun bana özel kısmına gelirsek yayın saatleri dışındaki hayatımı çoğu zaman sosyal medyadan paylaşıyorum. Mesela bir mekana gittiysek, bir yerde yürüyüş yapıyorsak, spor yapıyorsak insanlar da bunları görmeyi talep ediyorlar ve bu da çok kıymetli oluyor. Günlük hayatımızda ne yapıyorsak sosyal medya aracılığı ile paylaştığımız için çoğu insan ne yaptığımızın bilincinde.
Eşiniz nasıl tanıştınız? Onunla ilgili neler söylemek istersiniz?
Ben iyi bir Fenerbahçeliyim eşim de öyle… 10 Kasımlarda Fenerbahçe çok ciddi bir temsille Anıtkabir’e gider. Biz de Fenerbahçe TV ile beraber Anıtkabir’deyken orada birçok Fenerbahçeliyle tanışma imkanımız oluyordu. Eşimle Fenerbahçe’nin camia halindeki Anıtkabir ziyareti esnasında tanışmıştık. Sonrasında benim yayınlarla alakalı İzmir’e gittiğimde tekrar görüştük. Uzunca bir süre her gittiğimde görüştük ve sevgili olduk. Daha sonra ilişkimiz evliliğe taşındı. Aslında bizi Fenerbahçe evlendirdi. Eşimi de babasından Aziz Yıldırım istemişti. Bizim aşkımız Fenerbahçe’ydi, Fenerbahçe aşkımız bizim aşkımıza dönüştü.
Radyoculuktan önce başka işler yaptınız mı?
Bu soruyu radyoculuk yapmadan önce neler yapmadın diye sorsaydın daha kısa bir cevabı olurdu. Ben hayata 7 yaşında bakkal çırağı olarak başladım. Küçükyalıda bir bakkalımız vardı ve orada dükkan açıp kapatıyor, para üstü alıp veriyor, müşteriye bakıyorduk. O yaşlardan itibaren sorumluluk bilinci yüklenmeye başladı. Bir yandan yaşıtlarım oyunlar oynarken bir yandan da ben o yaşlarda çalışıyordum. Bu durum o zamanlar beni üzse de mesleğe yeni başladığım zamanlarda o yılların öğretisiyle kendime altyapı yaptım. Lise bittikten sonra iş hayatı başladı ve ithalat ihracat şirketinde çalışmaya başladım. Sonrasında borsa şirketinde işe başladım. Şirket STK tarafından kapatılınca biz açıkta kaldık. O zamanlar Sabah gazetesi Satel isminde bir televizyon kuracaktı. Adı sonrada Atv olan televizyonun ilk 8-10 personelinden bir tanesi olarak işe başladım. Orada Amerikalı departman müdürünün gölgesi oldum ve ben ona Türkiye’yi, Türk insanlarını anlatırken o da bana televizyonculuğu öğretti.
İlk radyocu olma fikri nasıl oluştu? Meslekle nasıl tanıştınız?
Atv’den sonra Kanal 6’ya transfer oldum. O zamanlar Kanal 6’da sabah şekerleri diye adlandırdığımız programının sunucularından Nilgün Caner bana beraber radyo programı yapalım teklifinde bulundu. Başta kabul etmesem de Nilgün sağ olsun benimle çok uğraştı. Ve ben de kabul ettim. Böylece İkisi Bir Arada adında programla radyoculuk hayatına başladım.
İlk yayınınızı hatırlıyor musunuz?
Hiç unutmuyorum programın ilk konuğu Okan Bayülgen’di. Başlarda tereddüt etsem de ilk programı yaptıktan sonra Nilgün’ün bana neden ısrar ettiğini anladım. Bu dünyaya radyo programı yapmak için gelmişim de şu ana kadar geçen her şey detaymış, ben yayında anlatayım diye kurgulanmış benim hayatım dedim. Çoğu kişi belki ilk günü hatırlamıyorum diyebilir ama ben ilk günü sanki dünmüş gibi konuştuğum konulara kadar hatırlıyorum. Bu anlattığım anı Radyo Fener ‘deydi.
Gelelim Gazoz Ağacı’na… Var mı bir hikayesi?
Radyo Fener’in sahibi Aziz Yıldırım’dı. Radyo içinde bazı tuhaf olaylardan Aziz Yıldırım’ın canı sıkıldı ve radyoyu donanmaya hediye etti. Sonrasında Radyo Klas’a geçtim. Nilgün bir sürü sebepten dolayı radyoyu bırakmak durumunda kalınca bugünkü Turizm Bakanı’mız Mehmet Nuri Ersoy’un eşi Pervin Ersoy’la birlikte İkisi Bir Arada’yı yapmaya başladık. Pervin de başka televizyona geçince ben tek kaldım. Böylece Gazoz Ağacı’nın serüveni başladı.
Enteresan bir yayın anınız var mı?
Muhsin Yazıcıoğlu rahmetli olmadan kısa bir süre önce Ufuk Karcı’ya konuk gelmişti. O dönem ben yayında her hafta dinleyicimize İstanbul turu veriyordum. Kaya İstektepe’yle de Muhsin Başkan’ı götürmeden birkaç uçuş öncesinde beraberdik. Yaptığımız İstanbul turunda Kaya Kaptan… Bir kaç gün önce beraber uçtuğunuz veya birlikte olduğunuz insanların kazasını almak çok acıydı üzücüydü. Üstelik bir suikaste kurban gitmiş olması üzücüydü. Diğer bir anım programım anında yaşandı. Bir gün bir yayında bir dinleyicimiz aradı. Biraz sonra intihar edeceğini ve intihar etmeden önce de en son bizi aradığını söyledi. Yayıncılıkta bu tür olaylara rastlıyoruz ve bunların bazıları kötü bir şaka da olabiliyor. Fakat gerçek olabilir duygusuyla polise müraacat edip gerekli önlemleri aldık. Numaranın peşine düştük ama o kişiden bir daha hiç haber alamadık.
Best FM kariyeri nasıl başladı, nasıl bitti? İçeriğinde siyasi bir mesele var mıdır?
Siyasi bir mesele veya yayın ilkeleri anlamında bu konu çok merak ediliyor. 27 yıldır suya sabuna dokunan bir program yapıyorduk. Tabi insanlar da Cem Arslan’ın söylediği bir şeyden mi kaynaklandı diye merak ettiler. İşin aslı öyle bile olmadı. Ben dahi kimse ayrılma sebebimi net olarak bilmiyor. Beni doğru düzgün kovamadılar bile daha doğrusu herhalde kovmaya güçleri yetmedi. 27 yıldır şov programı yapıyorum ve insanlar beni programım için dinliyor. Türkiye ve dünyada ne varsa o konuları konuşuyor ve konuşurken de mizahı eksik etmiyoruz. Mizahla bu konuları insanların daha kabul edebileceği hale getiriyoruz. Benden kimsenin bir müzik talebi yok. Kariyerim boyunca reklamlar hariç kalan sürede konuşan, şovunu yapan, kendi kurgusunu, mizahını oluşturan hatta yayını yaparken o anda bir senaryo yazan falan bir yapıdayım. Bir gün Best FM yönetimi artık radyoyu müzik radyosu yapacaklarını söylediler. Benim programımda da sadece müzik ve aralarda kısa konuşmalar olması gerektiği söylendi. Kariyeri bu tip programcılık anlayışıyla geçen meslektaşlarıma saygım sonsuz ama benim tarzım değil. Şu an sakin kafayla düşündüğümde ortada bir kurgu var ve beni kovamadıkları için araya hülle adam girmiş. Bunlar sadece benim düşüncelerim belki de yanlış düşünüyorum. Keşke beni kovmak istiyorlarsa bunu dürüstçe söyleyebilecek cesaretleri olsaydı. Yönetimle konuştum, dedim ki “Ben konuşmayacaksam, şovumu yapamayacaksam burada ne işim var” dedim. Hak etmediğim bir parayı almak ve böyle bir sistemin içinde olmak istemedim. Yönetime eğer şovumu yapamayacaksam gideceğimi söyledim. Onlar da bana gitmemin daha doğru olacağını söylediler ve oradan ayrıldım.
Yeni aileniz Süper FM için neler söylemek istersiniz? Süper FM ile anlaşmadan önce başka hangi radyolardan teklif geldi? Neden kabul etmediniz? Süper FM İmza atmanızda ki etken para mı strateji mi?
Cem olarak hayatımın her yönünü anlatırım ama diğer kurumlarla alakalı cevap onları da ilgilendireceği için isimlerinin geçmesinden rahatsız olabilirler. Müsade ederseniz o kurumların da KVK’sını korumak adına bu konuya girmeyelim. Kariyerim boyunca etkili yayınlar yaptım. Etkili, güzel yayınlar yapabilmeniz için iyi bir programcı olmanız ve kurumun imkanları, yayın ağı, yayıncılığa bakış açısı, kurumun iç ve dış yayınlar anlamında sahibi olduğu teknik altyapının iyi olması lazım. Ben Cem Arslan olarak, Gazoz Ağacı olarak yayıncılığa bakışım nasılsa Süper FM’in yayıncılık anlayışının aynı kurumsallıkta.
Ne zaman emekli olacaksınız arkanızda bir Cem Arslan eğitip bıraka bilecek misiniz? Ya da bu adam benden sonra mikrofonları titretebilir der misiniz? Var ise kimdir?
Konuya tamamen SGK bazlı bakıyorsak ben zaten emekliyim. Diğer taraftan mikrofonu ne zaman bırakacaksın diye sorarsan cevabı bende değil. Bu sorunun cevabının programı yapanda değil de insanlardan gelen taleple şekillendiğine inanıyorum. Geçenlerde hesapladım, 27 yıllık yayın hayatımda yaklaşık 17 bin yayın yapmışım. İnsanlar sürekli soruyor bu kadar yayın yaparken nasıl konu bulabiliyorsun diye. Bu yayınları yapabiliyorsak, her gün stüdyoya ilk günkü heyecanla gelebiliyorsak, bunları talep ediliyor olmanın getirisiyle oluşan heyecan, talep ediliyor olmanın verdiği aurayla yapabiliyorsun. Eski radyodan ayrılıp buraya gelmem arasında bir aylık gibi bir vardı. Ve bu süreçte binlerce ne zaman başlayacaksın, hadi başla artık tarzında binlerce mesaj aldım. Benim burada Karnaval Gruba başlamamın sebebi de piyasadan ve insanlardan talep oluştuğun için. Kısaca talep edildiğimiz müddetçe bir sağlık sorunu veya mücbir bir sebep yaşamadığım müddetçe talep edildiğim kadar bu işi yapacağım. Başka bir Cem Arslan sorusuna gelirsek o da birinci soruya benzer olarak taleple alakalı. Cem Arslan’ın, Nihat Sırdar’ın bir tarzı vardı. Toplum o tarzı dinliyordu, o tarza uyum sağlamaya çalışıyordu. Günümüz yayıncılık anlayışında programı yapana uyum sağlanmıyor. Programı yapan kişinin sokağa uyum sağlaması önem kazandı. Medya bu anlamda eskiden sokaklara, günlük yaşantıya ayar verirdi ama günümüzde de medya artık sokaktan besleniyor. Benden sonra bir Cem Arslan kim olur dersek inşallah hep ben yaparım diye cevap veriyim. Benden sonra biri gelirse ben yapamamaya başlarım. Ben yaparım inşallah egoist davranayım biraz.
Meşhur bir hikayeniz var dünya da ilk olabilir, hayranı tarafından bıçaklanan radyocu hikâyeyi sormak istemiyorum, sonrasını merak ediyorum, olaydan sonra psikolojik etkisi ne kadar sürdü, arkanıza bakarak yürümek yayından çıkınca, ya da başka bir etkisi oldu mu? Aynı şahıs olay öncesi bir araya hiç geldiniz mi? Ziyaret manasında.
Bu sendrom Hollywood dahi her yerde var. Psikolojik olarak herkeste farklı sonuçlara sebep olur. Bazı insanlar evden çıkmayabilir, hayata küsebilir, koruma tutabilir veya mesleğini bırakabilir. Ben ertesi gün yayındaydım. Çünkü bir kasap parmağını kıyma makinasına kaptırır ya da pilot nasıl hayatını kaybederse bu olay benim için de aynı bir iş kazası gibiydi. O konuda beni yıpratan şey bu olayın başıma gelmesinden ziyade hukuk anlamında, adalet anlamında hiçbir ilerlemenin olmamasıdır. Yaklaşık beş yıldır mücadele ediyoruz. Avukatlarımız konunun asliyeden ağır cezaya geçmesi için bulundular. Tek yapabildiğimiz ise budur. Bu şahıs daha önce iki kere daha bıçakla gelip beni tehdit etmişti. Kendisini benimle evli ve iki çocuğumuzun olduğunu sanıyor. Türkiye’nin mevcut hukuk sisteminde raporlu olan insanların yaptıklarının üzerinde durulmuyor. Gerekiyorsa hapishane atılması ya da güvenlikli bir hastaneye konulması gerekiyor. Çünkü bu kadına Cem Arslan’ı neden bıçakladınız diye sorulduğunda “Zaten raporum var 10 dakika sonra dışarıdayım kimse bana bir şey yapamaz ki” diyor. Bunu söyleyecek kadar akıllı bir insanın, akli dengesinin bozuk olduğu kabul ediliyor. Bana göre çok saçma ve itici bir durum.
Hayattaki en büyük pişmanlığınız nedir?
Kısmetse baba olacağım. Yaş 51 oldu ve yeni baba oluyorum. Hayattaki en büyük pişmanlığım biraz daha erken baba olmak olurdu.
Biraz da spor diyelim Fenerbahçe’nin şu anki durumu, Ali koç, Mesut Özil?
Türkiye’deki futbolu bir kulüplerin bireysel hataları olarak bir de kulüpler üzerindeki senaryolar olarak değerlendirmeliyiz. İster Fenerbahçeli, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olun fark etmez. Maçlar milyonların gözü önünde oynanıyor. Verilen kararların her maç için aynı olması gerekiyor. Fenerbahçe- Galatasaray maçındaki Cüneyt çakırın o berbat kararları ortada. MHK’nın bir hafta sonra aynı pozisyonda verdiği karar tamamen gündüzle gece gibi. Siz istediğiniz kadar iyi futbol ya da kötü futbol oynayın MHK iki üç kararla bir takımı yukarı çıkartıp bir takımı aşağıya indirebiliyor. Futbol üzerinden bir siyaset var. Türkiye’de her camianın arkasında bir siyasetçi, bakan ve federasyonla, MHK ile olan ilişkilerine medya ile olan ilişkilerine ayar veren bir yapı var bu yapı var. Türkiye’de futbol bitti. Takımların yaptıkları sitemler, transferlerin oranı %30’a düştü. %70 kulübün federasyonla olan ilişkisi kulübün bürokrasiyle veyahut da siyasetle alakalı durumu ortaya çıktı. Fenerbahçe’nin rakipleri bir maç kaybettiklerinde hemen Fenerbahçe’nin adını Fenerasyon koyuyorlar.
Başında Fenerbahçeli bir isim var güya Nihat Özdemir’e şimdi fenerbahçenin federasyonla olan durumu MHK ile olan durumu yenilen hakları ortada Şimdi diğer taraftan gelelim. Ali Koç yönetime geldikten sonra Aziz Yıldırım ne yaptıysa tam tersini yapalım eşittir şampiyonluk eşittir başarı gibi görüyordu. Aziz Yıldırım Caner’le Gökhan’ı yolladıysa Caner’le Gökhan’ı geri alalım, yolladığı herkesi geri alalım, yaptığı her şeyin tam tersini yapalım gibi bir anlayış var. Yeni şeyler yapmak yerine Aziz Yıldırım’ın zamanında yaptığı yanlış yaptığını düşündüğümüz konuları tekrar gündeme getirmekle alakalı bir yol haritası var. En büyük sıkıntının bu olduğuna inanıyorum. Alex’i yollaması bana göre de yanlıştı ama Gökhan’la Caner’in geri gelmesini olumlu bulmuyorum. Bütçeniz varsa o kadar çok insanı alacağımıza iki tane çok baba adamı getirirsiniz. Aksıyan yerlere monte edersiniz daha iyi olur. Çünkü hep sürpriz adamlar böyle takıma uyum sağlayabilir de sağlayamayabilir de. Hep böyle kumar transferler yapıldı. Fenerbahçe taraftarının diğer taraftarlardan ayrıştığı bir nokta var. En son Ersun Yenal’la şampiyon olduğumuz ve Aykut Kocaman’la şampiyon olduğumuz zaman bile çoğu Fenerbahçe taraftarın kalbi tam tatminkar değildi. Çünkü Fenerbahçe taraftarı sadece şampiyonlukla da tatmin olmuyor. Mesela bu sene bir sıfır, iki bir, son dakikalarda, baskıyla duran toptan atılan bir golle şampiyon olduk diyelim. Fenerbahçe tribünlerini, kendi camiamı çok iyi tanıyorum. Kendi görüşüm de aynı. Bizi bu mutlu etmiyor. Fenerbahçe taraftarı hem şampiyon olan hem net galibiyetler alan bir takım seyretmek istiyor. Real Madrid gibi, her pozisyon gol olmasa bile direkten dönen, son anda kalecinin kurtardığı, defanstan dönen zengin pozisyonlar görmek istiyor. Fenerbahçe’yle ilgili en büyük sıkıntım bu. Örneğin korner atıyoruz… Biri kafa vurur, karambolde biri vurur gol olur derken bir bakmışız top Altay’a kadar gidiyor. 30 saniyede atılan kornerden top kaleciye kadar nasıl gidiyor, anlamıyorum. Fenerbahçe’nin devamlı geriye yaslanarak oynanması ben dahil bütün taraftarı nefret ettirmiş vaziyette. “Ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali” sorusunu yaratan ya da bu mottoyu yaratan en önemli şey. Üç büyük takım da şampiyonluğa gidiyor ama Fenerbahçe taraftarı hala mutsuz ve “Ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali” diye soruyor. Diğer camialarda “Yarım – sıfır yenelim, şampiyon olalım” mantığı insanları tatmin edebiliyor ama Fenerbahçe camiasının beklentisi şampiyonluktan önce iyi bir futbol. Taraftar evde takımını seyrettiğinde takır takır pozisyon üreten, izleyiciye enerji veren, güç veren, tatmin eden bir takım gördüğü zaman olduk diyor. Dikkat ederseniz Aykut Kocaman Fenerbahçe’yi şampiyon yaptığı zaman her ne kadar şampiyonluğa sevinsek de Aykut Hoca çok da eleştiri aldı. Kimse tam manasıyla mutlu olmadı. Benim fikrimi sorarsanız Fenerbahçe’nin şampiyonluktan ziyade göze hoş elen bir futbol oynaması lazım. Erol Bulut’un Fenerbahçe’ye gelmesine mutlu oldum. Çünkü, Türkiye’de bir direktör mafyası var. Beyaz kafalar Süper Lig’i ele geçirmiş durumda. Türkiye’ye gelmeyi kabul deden yabancı teknik direktörler de dahil beş on tane teknik direktör kendi arasında fır dönüyor. Yeni teknik direktörlerin taze enerjileri ile büyük takımları da çalıştırmaya başlaması beni mutlu ediyor. Tabi şöyle bir şey de var. Fenerbahçe büyük bir istasyon. İnsanlar Fenerbahçe’ye teknik direktör olacağım diye hedef koyuyorlar ama bu günün birinde gerçekleştiğinde bu son istasyon gibi davranıyorlar. Dikkat ederseniz Anadolu takımında harikalar yaratan adamlar Fenerbahçe’ye geliyor ve dökülmeye başlıyor. Çünkü, hedef gerçekleşince bir gevşeme oluyor. Halbuki daha iyisi olsun isterim. Mesela Erol Bulut, Fenerbahçe’de öyle bir performans göstersin ki Chelsea, Juventus istesin. Aslında çok büyük düşünüyor dediğimiz insanlar da çok büyük düşünmüyorlar. Mesut Özil’e gelirsek, ondan bir Alex performansı beklemiyorum. Mesut Özil o kadar üst düzey, iyi kumaşı olan bir futbolcu ki hiç sevmediğim bir tabir olsa da ölüsü bile yeter diyeceğimiz yapıda. Ama Mesut Özil gibi bir adam alıyorsanız ne beklediğinize bağlı. Mesut Özil’den bütün maçları alsın diye bir beklentiye girerseniz ve onun üzerine o yükü yüklerseniz Mesut da o yükü kaldıramaz. Çünkü, Süper Lig sert bir lig ve hakemleri de objektif kararı yok. Bir hakemin faul verdiğine diğer hakem faul vermeyebilir ya da bir hakemin devam dediğine diğeri sarı kart veriyor.
Ama Mesut’un etrafını iyi örersen, alt çizgisini ve üst çizgisini, görev tanımını doğru yaparsan çok yararlanabiliriz. Benim gördüğüm kadarıyla o görev tanımını arayış içindeler. Mesut oynamaya başladığından itibaren Gustavo, Pelkas ve İrfancan’dan kimi cezalı kimi sakat. Bir de Gustavo, Pelkas ve İrfancan’lı bir takımda neler yapabileceğini görmek lazım. Belki onlarla birlikte çok daha iyi bir uyum sağlanabilir. Mesut Özil mi Zalai transferi mi derseniz yarar anlamında Zalai derim. Daha iyi marka değeri olarak tabi Mesut tartışılmaz. Ben de Mesut’u çok seviyorum takdir ediyorum ama takıma katkısı anlamında Zalai mi Mesut mu derseniz Zalai daha büyük.
CEM ARSLAN İLE KISA KISA
Burcunuz?
İkizler.
Siyasi görüşünüz?
Türkiye. Benim sosyal medyamda da yazıyor. Ne sağcı ne solcu radyocu.
En büyük destekçiniz?
Ailem ve arkadaşlarım.
Sevdiğiniz yemek?
Kendi specialim, özel bir köftem var. Cem köftesi diyelim.
Fobiniz var mı?
Yayınımda günün birinde anlatacak bir şeyin kalmaması. Bu bir fobi değil kaygı.
Bir hayvan olsaydınız? Neden?
Katil balina olmak isterdim. Denizlerdeki hakimiyetini seviyorum. Özgürlüklerini, kafalarına göre takılmalarını, bu kafalarına göre takılırken de bunu bir düzen içinde yapmalarını seviyorum. Çünkü her ne kadar katil ruhum olmasa da onların yapılarını bizim yayındaki halimizle çok bağdaştırıyorum.







